Liste

ÖMER DEMİR

Epey oldu bir arkadaşla telefonla konuşurken giriş cümlesi olarak “ne var ne yok, durumlar nasıl sizin oralarda” diye sormuştum. Sormaz olaydım: “Ovayı Moğollar bastı, bütün atları öldürdüler hocam” dedi, şaka mı ciddi mi anlaşılmayacak bir tonda. Moğol istilasını[1] çok eskilerden beri biliyoruz ama bunun bürokrasi ile ilişkilendirilmesi çok yeni. Bu niteleme, gücün yakıp yıkarak da yayılabileceğini ama mantıklı ve kalıcı olanın bu olmadığını anlatır.

Bir iki hal hatır ifadesinden sonra niçin öyle bir nitelemede bulunduğunu uzun uzun anlattı. O günlerde kurum amiri değişmiş. Kendisi önceki kurum amirinin yardımcısı olduğu için yeni gelenlere kendi ekipleriyle çalışma ortamı sağlamak amacıyla, senle çalışmak istiyoruz demelerine rağmen, yardımcılık görevinden ayrılmak istediğini sözlü olarak ifade etmiş ve uygun bir göreve ayrılmayı bekliyormuş. “O zaman bu Moğol baskını hikâyesi de nereden çıktı?” diye sordum. “Hocam” dedi “Kurumlarda, normaldir, zamanla yöneticiler değişir, ben de birçok kurumda yönetici olarak çalıştım. Uygun oldu kendi kurumumda terfi ettim, uygun oldu başka kurumlara geçtim. Ama şimdiye kadar böyle bir şey ne gördüm ne de duydum. Birim amiri değiştiğinde yeni gelen kişiler sanki orada bulunanları kılıçtan geçirmeye gelmiş gibi. Moğol baskını benzetmem ondan. Eskiden de üst yönetici değişimi olurdu ama ‘bayrak değişimi, nöbet değişimi’ denirdi bu tür görev değişikliklerine. Sonrasında da, görünüşte bile olsa, bir nezaketi olurdu görevden almaların. Olmadı, yargı denetiminden çekinirdi insanlar. ‘Nazikçe, gönlünü alarak ayrılmasını söyleyelim, yoksa bizi mahkemede uğraştırır’ yaklaşımının bile içinde az da olsa bir nezaket barındırdığını öğrenmiş olduk. Birçok kişi ‘yargıya gitmek ayıp olur, bize yakışmaz’ düşüncesiyle dava açmıyor ama gördüğüm kadarıyla yargı da eskisi gibi çalışanın haklarını korumaktan çoktan vazgeçmiş durumda. Başıma iş almayayım diyerek yönetimi dava edeni haklı görmekten çekiniyor gibiler. Şimdiki görev değişikliklerinde en kibar olanı kameralara verilen devir teslim pozlarından sonra ‘hâlâ odalarınızı boşaltmadınız mı’ der gibi yüzüne bakılıyor alt yöneticilerin. Bir kısmı da toptancı bir yaklaşımla açık açık ‘yeni kadro getireceğiz, biz kendi kadromuzla çalışacağız’ diyor ve adeta ‘hepiniz ortalıktan kaybolun’ demeye getiriyor. Şaşıyor insan, biz şimdiye kadar kimin kadrosundan buradaydık, bizi dışlayan bu yeni ‘biz’ nasıl oluştu, her şey ne çabuk değişti böyle! İçim acıyor, yakıştıramıyorum” diye uzun uzun dert yandı. Bir dokun bin ah işit cinsinden.

Başka bir arkadaş da yeni göreve atanan bir üst yönetici ve ekibi için “onlar Fatih’in ordusu, biz de Bizans’ın sanki” demişti bir serzenişinde. Özellikle son yıllarda kamudaki üst yönetici değişikliklerinde bir özensizliğin kol gezdiği, nezaket bir yana fırsatı bulunsa açık kurallara bile uyulmama eğiliminde olunduğu, karşısındakileri hor gören, liyakat yerine sadakat vurgusunu sürekli öne çıkaranişi herkes yapar önemli olan güvenilir adam bulmak” söyleminin geçerli olduğuna dair bir algının yaygınlaştığını görüyoruz. Bu algının gerçekliği ne kadar yansıttığı tartışılabilir ama algı bu durumu bir yazı konusu yapacak kadar yaygın sanırım.

Barbar ve Uygar

Antropologlar farklı insan topluluklarının kendilerine özgü halleri yanında her insan topluluğunda görülen bazı ortak davranış kalıplarının da olabileceğini söylerler. Hem özgünlüklerin hem de ortaklıkların ortaya konmasına dönük tespitler neredeyse eşit düzeyde bilimsel değer taşır. Yani hem farklılık hem de benzerlik arayışının bilimsel meşruiyeti yüksektir. Farklılıklar ilginç geldiği, benzerlikler de insanlık adına genelleme yapmaya fırsat verdikleri için değerli bulunur.

Antropologlar insanlık tarihini incelerken toplumları sosyal, kültürel, siyasal gelişmişlik düzeylerine göre birtakım ayrımlara tabi tutarlar.[2] Buna göre toplumların tarihinde görülen ortaklıklardan biri de güç mücadelesinde “barbar” ve “uygar” ayrışımının yaygınlığıdır. Barbarca ve uygarca tutum ve davranışlara dikkatimizi yönelten ilk düşünürlerden biri şüphesiz İbn-i Haldun’dur. Her iki topluluk tipinde de yaygın gözlem yapma imkânı bulan İbn-i Haldun insanların küçük ve büyük topluluklar halinde yaşamalarının değer ve kurallarını nasıl değiştirdiğini “bedevi” ve “hadari” ayrımında güzel bir şekilde ortaya koyar.

Çok sayıda uygarlık tarihçisinin kullandığı şekliyle barbarlık daha çok az sayıda benzeşenin kendi dışındakileri yok sayan hallerini, uygarlık da bu doğal hâlin geniş kesimleri bir arada tutacak biçimde törpülenişini ve dönüşümünü ifade eder. Denebilir ki, ıslahat geçiren barbar uygar olur; kontrolden çıkan uygar da barbarlaşabilir.

Genel olarak barbar, daha çok dürtülerin; uygar da aklın kontrol ettiği tutum ve davranışları niteler. Barbar savaştıklarını savaşma gerekçelerinden ayırmadan kötü olarak görüp yok etmek istermiş. Bunun doğal sonucu olarak da düşmanın her şeyini kötü olarak görüp yakıp yıkma ve ayakta duranı kılıçtan geçirmeyi tercih ederlermiş. Uygar ise güç yarışını gücü elde etmekle sınırlı görüp bileğini büktüğü kişinin kolunu kırmamayı daha çok marifet sayarmış. Kolunu kırmamanın sebebi merhamet göstermek değil, kolu sağlam olandan daha fazla yararlanma imkânı olduğunun farkına varmalarıymış. Bu açıdan bakılınca uygar daha hinmiş, hatta hinoğlu hinmiş. Uygar galip geldiği kişiye üstünlüğünü gösterirken ona işkence etmek yerine güzel muamelede bulunarak alicenaplık gösterirmiş. Amacı böylece hem dosta düşmana kendi reklamını yapmak hem de yendiği kişiyi kendisi için daha yararlı kılmakmış. Bu hinliğine rağmen güç yarışında yenilen herkes, en azından yaşama şansı verdiği için, uygarca muamele görmeyi tercih edermiş. Kısaca uygar aklına, barbar da kaba kuvvetine daha çok güvenirmiş.

Kılıçtan geçirme hırs, öfke ve sonunda elde edilen başarının anlık keyfini sürmeyi amaçlayan dürtüsel bir tepki iken yendiği kişiye iyi muamelede bulunma, dürtülerini kontrol etmek suretiyle geleceğe örnek hikâyeler bırakarak egemenliğini kalıcı hale getirme ve pekiştirmeye hizmet edermiş. Yani kılıçtan geçiren farkında olmadan altın yumurtlayan tavuğu keser, yendiğine iyi muamele eden de gücüne güç katarak geleceğini abat edermiş. Barbar  kızdığında ağzına geldiği gibi söver; uygar ise kızdığını pek belli etmemeye çalışır, intikam için uygun ortamı beklermiş. Barbar açık sözlü, uygar kısmen ikiyüzlü imiş. Barbar sevdi mi ölesiye sever, uygar sevip sevmediğini belli etmemeyi marifet sayarmış. Barbarın siyah ve beyazı, uygarın da ara tonları çokmuş. Barbarı daha çok coşku harekete geçirirken, uygarı ise muhakeme harekete geçirirmiş. Barbar hesapsız, uygar ise ince ince hesap yaparmış. Her ikisi de gücü severmiş. Barbar gücünü teşhir etmekten hoşlanır, uygar onun sayesinde elde ettikleri anlaşılmasın diye gücünün fark edilmesini pek istemezmiş.

Bu bağlamda amir olduğu anlaşılsın diye arabasına çakar lamba takmak değil, bir kararı ile dünya savaşı çıkarabilecek kadar güçlü olduğu halde işine metro ile gitmek daha çok uygar davranışa girer herhalde.

Kısaca barbar gücü, aceleci, gösterişçi ve intikamcı biçimde kullanırken medeni (uygar) onu terbiye ederek daha uzun soluklu, güçlü ve etkili biçimde kullanır. Her ikisi de güce sırılsıklam âşıktır ama biri bağıra bağıra aşkını ilan ederken diğeri her ihtimali düşünerek hislerini dolaylı yollarla anlatmayı, reddedildiğinde de “zaten ben de istemiyordum” kozunu elinde tutmayı yeğler.

Barbar ve uygar refleksleri her toplumda değişik oranlarda görmek mümkün. Baskın özellik barbarca ise o toplumu barbar, uygarca ise de uygar olarak niteleyebiliriz. Ama uygar toplum içinde bazı bireylerin barbarca, barbar bir toplumda da bazılarının uygar davranışlar göstermesi her zaman mümkündür. O sebeple aydınlıktayken nezaketten kırılan insanların ışıklar sönünce birden mağazaları yağmalayan birer barbara dönüşmesine şaşılmamalıdır. Barbarlık, sürekli uygar insanın etrafında dolanır, onu tuzağa düşürmeye çalışır. Düşman etiketi barbarlığı harekete geçiren kırmızı bayrak gibidir. Çünkü düşman barbarca muameleyi hak eden demektir. Düşmanlığın azaldığı yerde bayrağı rakipler devralır. Günümüzde barbarca muameleye maruz kalmak için çoğu zaman düşman değil rakip olmak da yeterlidir. Bu cümle ile bürokrasiye geçelim.

Barbar ve Uygar Bürokrasi

Modern toplumlarda ülke içinde gücün ehlileştirildiği iki önemli mekanizma var: Demokratik siyaset ve bürokrasi. Demokratik siyaset, talipli rakipler arasında iktidarın “kansız” değişimini sağlayan önemli bir icattır. Bu sayede güç mücadelesini kaybeden kellesini kurtarabilmiştir. Demokrasi, güç kullanımını gücü yetenin onu sonuna kadar kullandığı barbarlıktan kimin daha çok kişiyi ikna ettiğine doğru tamamen yeni bir alana kaydırmıştır. Topluluk için iktidar değişiminin bu hale gelmesi, insanlık için çok hayırlı olmuştur. Görüntüde de olsa demokrasi güç mücadelesinde yıldızı yükselen bir sistemdir. Bu sebeple de tüm toplumlar, güç kullanımında demokratik bir görüntü verme yarışındadır.

Siyasetin gölgesinde çalışan bürokratik kurum ve kurallar da elde edilen gücün kimler tarafından ne şekilde kullanılacağının hem araçlarını sunar hem de çerçevesini çizerler. Tecrübe göstermiştir ki, “iyi insanları göreve getirme” sağduyu bilgisi düzeyinde makul çağrışımlar yapsa da güç onu kullanan herkesi az veya çok yozlaştırır, yani “yoldan çıkarır”. Yozlaştırma nedeni, ona sahip olan ile olmayan arasında ortaya çıkan “edebilme, yapabilme” farkının büyüklüğüdür. Bu farkın büyüklüğü, aklı ne kadar çok olursa olsun, iktidar sahibinin başını döndürebilir, hatta aklını başından bile alabilir. Bu sebeple tedbirli davranıp seçilip yönetime gelenlerin neleri nasıl yapacaklarına bir çerçeve çizilmediği takdirde demokrasiden beklenen halkın iradesinin tezahürü bir türlü gerçekleşmeyebilir.

Kişinin söz ve iradesini eyleme dönüştürme gücünü artıran bürokratik hiyerarşik kademelerin üstüne çıktıkça bireylerde biriken bu güç, diğerlerini (geniş toplum kesimlerini, alt kademelerdeki çalışanları ve rakiplerini) tehdit etmeye başlar. Bu tehdidi azaltmak için halkın oyu ile gelse de iktidar araçlarını kullanmak belirli sürelerle ve üzerinde az çok anlaşma sağlanmış hukuki metinlerle ve usullerle (anayasa, yasalar, mahkemeler, gelenekler vs) sınırlandırılır. Genel ve yerel seçimler belirli aralıklarla yenilenir.

Yine tecrübe göstermektedir ki, bürokratik kadroları talimatları ile yönlendirecek atanmış üst düzey yöneticilerin süreli görev yapmaları onları daha verimli kılmaktadır O sebeple üst yönetici görevlerinin çoğuna dönem veya süre sınırı getirilmiştir. Amaç, işlerini iyi yapma konusunda çok yetenekli olsalar da bireylerin devlet kurumları yoluyla aşırı güç devşirmelerinin önüne geçmektir. Güç de servet gibi tek elde birikirse, dışlayıcı nitelik kazanır, zamanla kontrol edilemez hale gelir. Bu yüzden bürokratik mekanizmalar yoluyla elde edilen tecrübeyi de belirli ellerde toplamamak gerekir. Zira deneyim deneyimi çeker ve çok deneyim biriktiren aynen çok servet biriktiren gibidir. Hem elindekinin katlanarak büyümesini ister hem de bir dışsal zorlama olmadıkça başkalarına da benzer fırsatların verilmesini arzu etmez. Tıpkı işyerinin yakınlarına aynı işi yapan başka iş yerlerinin açılmasının arzulanmaması gibi. Hâlbuki işyerinin yakınına aynı işi yapan başka dükkânların açılmasını düşmanca görmek dar perspektifli, verimsiz ve son derece yanlış bir bakıştır. Tecrübe ile biliyoruz ki, şehir toplumunda aynı işi yapan dükkânlar yan yana ve bir arada olurlar. Böylece insanlar birinde bulamadığını diğerinde bulacağını bilerek o çarşılara daha çok rağbet ederler. Bu bir yandan dükkânlar arasında uzmanlaşma sağlayarak her bir işyerini az talep gören tüm ürünlerden birer adet bulundurma külfetinden kurtarır diğer yandan da fiyat ve kalite konusunda herkesi zinde tutar. Açıktır ki, bürokraside de farklı düşünen ve değişik deneyimleri olanların uygar biçimde bir aradalığı sağlanırsa bundan herkes daha çok fayda sağlar.

Öte yandan devlet kurumları yoluyla güç biriktirenlerin bireysel olarak çok yetenekli olmaları, onları daha da tehlikeli yapabilir. Güç nedeniyle yozlaştıklarında, hatta çıldırdıklarında gücü ellerinden almak için çok geç kalınmış olabilir, o yüzden çıldırmalarını beklemeden yetkileri ellerinden almak daha az maliyetli olabilir.

Dönemli görevlerde, üst yöneticilerde biriken bilginin/tecrübenin tam olarak kullanılmamasının, biraz “deneyim israfına” yol açması mümkündür. Ama deneyimi israf etmeyelim derken “deneyim hegemonyası” da kurmamak gerekir. Bu işin orta yolu, üst düzey görevlere süreli atama yapmak, atanan kişinin bir yandan deneyim edinirken diğer yandan bir kişisel hegemonya kurabileceğini göz ardı etmeyecek (mal beyanı zorunluluğu, birinci derece yakınlarını göreve getirme yasağı, karar süreçlerinde şeffaflık, sürekli medya denetimi, düzenli idari denetim, gerektiğinde yargı denetimi vb.) tedbirler almaktır. Süreli atanan kişiye, ne çok az ne de çok fazla olmayacak şekilde, sadece görev süresi içinde özgün ve başkalarında olmadığını düşündüğü yeteneklerini hayata geçirecek bir süre tanınmalıdır. Bu süre, çok yeteneklilik nedeniyle ömür boyu aynı görevde kalmaya dönüşmemelidir. Yani, uygar yaklaşım bunu gerektirir.

Bir üst göreve atanan kişinin, o göreve atanmak için emsallerinden farklı bazı özelliklerinin olduğunu varsayabiliriz. Ancak bürokrasi anlık, tahmin edilemeyen, sürpriz ve hissi değil gözlenebilen, izlenebilen ve hesabı verilebilen kararların verildiği bir mekanizmadır. Bu sebeple kararlarla ilgili birçok kişinin bilgisi, parafı ve onayı olur. Sadece bürokrasi devini çalıştıracak olan birkaç kişinin içgüdülerine güvenmek tehlikelidir. Karar vericilerin gözle görünür bazı meziyetlerinin olması, kararlarına ikna edici gerekçelerin eşlik etmesi gerekir.

“Siz sadece benim dediklerimi yapın, sizi ikna etmek zorunda değilim” tavrı barbar bir bürokrat tavrıdır. Uygar bürokrat en doğru kararı kendisinin vereceğine inansa da, başkalarının ne düşündüğünü öğrenen, mümkünse kendi düşüncelerini onlara söyleten ve sonunda karara onların da sahip çıkmalarını sağlayan bürokrattır.

“Beni kimse anlamıyor” diye bağırıp çağırmak da barbarca bir tavırdır. Anlaşılmamak her zaman mümkündür ama bağırarak anlaşılmak hiç mümkün değildir. Maiyetindekilere gücünü uygar biçimde göstermenin yolu onlara “sizi bitiririm” diyerek parmak sallamak değil, “yanlış yaptığımı düşünüyorsan, yargı yolu açık, hakkını orada arayabilirsin” demektir. Bunun anlam ifade edebilmesi de yöneticinin her türlü eyleminin yargı denetimine tabi olmasını makul görmesine ve yöneten ile yönetilen arasındaki ihtilaflarda adil karar veren bir hukuk sistemine sahip olmaya bağlıdır.

Uygar biçimde maiyetine söz geçirmenin yolu, onların itiraz etmesini engellemek değil, tüm itirazların dile getirilmesine fırsat vermek ve o itirazların niçin geçersiz olduğunu tek tek göstermektir. Bu, biraz zaman alan ama verimli, dedikoduları bitiren ve kalıcı bir sorun çözme yoludur. Bu sebeple uygar çözüm genelde daha zahmetli ve uzun vadelidir. “Kes sesini” demek yerine “söylediklerin doğru gibi görünüyor ama bir de şunları düşün” demek zaman ve emek ister. “Kes sesini” iki kelime, diğeri ise en az dokuz! Yani uygar olmak çok nefes tüketmeyi gerektirir. O sebeple medeniyet çok acelesi olanlardan yavaş yavaş uzaklaşır. Etrafındakileri yok sayarak hızlı hızlı yemek yiyen bile medeni olana değil barbara daha çok göz kırpar.

Kalabalık gruplar halinde makam devir teslim törenlerine gitmek “benim büyük kabilem var” iması taşıdığı için pek uygar bir tavır sayılmaz. Uygar tavır, “artık bundan sonra bizim borumuz öter” yerine çalışma ilkelerini, kurumsal hedefleri, yapılacak projeleri daha çok konuşmak, bu yolla onları yapmaya ehil olanların iş yapma heyecanına heyecan katmaktır. Bürokratik uygar tavır, “görev bizde ise en akıllı da biziz” aşırı özgüveni ile sürekli “ötekiler” oluşturma yerine “şimdi sorumluluk bizde ama iş hepimizin” diyerek tüm yetenekleri olabildiğince düşük maliyetle kullanabilmektir, yani bankamatik memur sayısını azaltmaktır.

Uygar bürokratik tavır en yetenekli, çalışkan ve dürüstlerin kendi kabilesinden, mezun olduğu okuldan, hemşerileri arasından, cemaatinden veya partisinden çıkmayabileceğini dikkate alarak tüm yeteneklere kucak açabilecek özgüvene sahip olmaktır. Böylece toplumun yetenek havuzunu israf, kaçak veya kayıp olmadan kullanabilmektir.

Toplumun israf edilen yeteneğinin, süreli görev nedeniyle sadece etkili karar vermesi gereken üst düzey yöneticilerde birikmiş olan deneyim olduğu düşüncesi büyük bir yanılgıdır. Her düzeydeki yetenek önemlidir ve asıl marifet hepsini etkili kullanabilmektir.

Uygar Bürokrat Olmak Güzel Ama Zor

Uygar bürokrasi gücü yettiğini kılıçtan geçiren, gücüne yetişemediğinden de aman dileyenlere yol açan değil, kurum ve kurallarıyla güce karşı hak ve hukuku koruyan; sadece bugünün değil yarının ve öbür günün de düşünülmesini sağlayan; yeteneği olan herkesten azami düzeyde faydalanmayı temin eden; iktidar olmanın ayartıcı gücüne karşı koymayı kolaylaştıran sınırlamalar ile takdir yetkisini prangalayan, vesayet mekanizmaları arasında optimum denge arayışını canlı tutan bürokrasidir. Kontrolsüz güç kadar bürokratik vesayet de baş edilmesi gereken bir sorundur. O sebeple optimum denge arayışı bitmeyen bir arayıştır.

İçi ile dışı asla bir olmayan bürokrasi, dışarıdan bakanın bakışını içeri girdiği günden itibaren değiştirmeye zorlayan yapısıyla, kişiyi sürekli barbar ya da uygar olma yol ayrımında tutar. Barbarlaşmamak için aşılı olmak kısmen işe yarar. O sebeple uygar bürokrasi aşamalı terfi sistemini öngörür. Aşılı olanın başı daha az döner beklentisi vardır. Ancak aşı da nihai çare değildir. Gücü tümüyle ehlileştiren bir aşı henüz bulunamamıştır.

Bürokraside bir göreve gelirken, çalışırken, ayrılırken ve ayrıldıktan sonra uygar olmak çok güzel ama bir o kadar da çok zor bir iştir. Zor olması, bürokrasinin duygulara değil akla dayanması, anı değil geleceği de hesaba katması ve görev süresince insanda normal dışı güç biriktirmesinden dolayıdır. Biriken bu güç görevdeyken olduğu gibi çoğu zaman ayrıldıktan sonra da kişinin yakasını bırakmaz. İşte asıl sorun bu kişilerdeki normal dışı güç birikiminin denetiminin yapılamamasından çıkıyor. O güç biriktirme yönü olmazsa bürokrasi işlevsizleşiyor, olunca da ortalama bireylerle aradaki farkı açan bu güç oluşumu bireyi ayartıyor, aklını başından alıyor. O sebeple aklına ve duygularına yeterince mukayyet olamayan, kendini akışa koyuveren bürokrat hemen barbarlaşıveriyor.

Güç temerküzü nedeniyle aklına mukayyet olamama hâli insanlık tecrübesi ile sabit olduğu için bürokraside görev alanlara yetkileriyle mütenasip düzenlemeler, uyulması gereken kesin kurallar, görevde kalma süre sınırlamaları; iç, dış ve kamuoyu denetimi; işlemlerde ve ilişkilerde şeffaflık gibi kriterlerin getirilmesi öngörülüyor. Çünkü “Biz meşru yöneticilersek yaptığımız her şey meşru olur” hissi her tür barbarca uygulamaya meşruiyet temin eder. Güç, bir şekilde kendine meşruiyet bulunca da önünde durulamaz hale gelir.

“Bunların hepsi hikâye, gücü ele geçiren dilediğini yapar, ister açık ister örtük, ister nazik ister kaba biçimde. Fırsatı ele geçirince sen de dilediğini yap” diye aklından geçirenler olabilir. Bu barbarca ama insan doğasının bir yönüne uygun bir his. O sebeple değerlerin kaynağını salt insan tabiatına indirgeyerek oluşturulan değer yargı sistemleri sonunda barbarlaşmaya daha çok meyilli, belki de mahkûm hale geliyor. Ancak bu hengâmede büyük hesap gününü düşünerek davrandığını söyleyenlerin barbarlaşmasını anlamak kolay değil. Bu yazı, hassaten onlar için, ama muhtemelen, yoğun meşguliyetlerinden dolayı onlara değil de onları eleştirenlere daha çok ulaşacak. Herkesin barbarlaşma riski olduğu için bu da küçümsenmeyecek bir şey.

Sonuçta dijitalleşmenin, küreselleşmenin, karşılıklı bağımlılığın, otomasyonun, yapay zekânın, çetin ekonomik rekabetin ve de teknokrasinin giderek hayatın her yanını kuşattığı günümüz koşullarında ülkemiz bürokrasisine lazım olan şey “Moğol istilası, kılıçtan geçirmek, hepsini tırpanlamak” gibi kavramlarla açıklanan barbar tavırlar değil; liyakate dayalı görevlendirmelerin yapıldığı, yönetimde rasyonel kararların alındığı, toplumun ve de bürokrasinin her bir ferdinin en faydalı olabilecek şekilde istihdam edilmesinin yollarının arandığı uygar bir tavrın yaygınlaştırılmasıdır.


[1] Moğol istilası nitelemesi gittiği yerleri yakıp yıkarak egemenlik kurmanın sembol ifadesi haline gelmiştir. Bu yolla kurulan hâkimiyetin kalıcı olmadığı, bunu şiar edinen Moğolların hiçbir toplumu kendileştiremedikleri gibi, girdikleri toplumlarda varlıklarını sürdürmeyi başaramadan tarih sahnesinden silindikleri söylenebilir. Tersine, Roma ve Osmanlı örneğinde olduğu gibi, yendikleri toplumları yok etmeyip sadece kendilerine tabi kılmayla yetinenlerin, onların kas ve beyin güçlerinden etkili biçimde yararlananların bugün neredeyse her köşede hayranlık uyandıran anıtları bulunmaktadır.

[2] Antropologlara göre diye başlamak çok isabetli olmayabilir zira antropologlar yekpare bir grup değil ve çoğu zaman birbiriyle çelişen kavramlar kullanırlar. İlkel ve medeni de bu bağlamda sık kullanılan bir ayırım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Yazılar

1 2 3 6
Kasım 28th, 2023

ESKİDEN İNSANLAR DAHA ÇOK İYİLİKSEVER MİYDİ? (4/4)

ÖMER DEMİR Yardımsız Topluluk Oluşmaz Karşılıksız Yardım ile Kalıcı Çare Oluşturulamaz Bireyler arasındaki ilişkilerde farklı ihtiyaçları daha düşük maliyetle çözme, kurumların gelişiminde […]

Kasım 28th, 2023

ESKİDEN İNSANLAR DAHA ÇOK İYİLİKSEVER MİYDİ? (3/4)

ÖMER DEMİR İş ve İmkânları Dengeli Dağıtmada Yardımın Rolü Başka birilerine güvenerek bir işe koyulmadan sadece tek başına tüm ihtiyaçlarını […]

Kasım 28th, 2023

ESKİDEN İNSANLAR DAHA ÇOK İYİLİKSEVER MİYDİ? (2/4)

ÖMER DEMİR Elde Olanı Sonraya Aktarmada Yardımın İşlevi İnsanoğlu bugüne kadar elindeki kullanım fazlası olan şeyleri başka zaman veya mekânlarda kullanabilmek için […]

Kasım 28th, 2023

ESKİDEN İNSANLAR DAHA ÇOK İYİLİKSEVER MİYDİ? (1/4)

ÖMER DEMİR Değer yargıları içinde yardımseverlik en önemli sırayı alır. Dört yazıdan oluşan bu yazı dizisi, geçmişe göre yardımseverliğin azaldığı gözlemine […]

Kasım 28th, 2023

“EY OĞUL…” DEVRİ GEÇTİ EY OĞUL! (2/2)

ÖMER DEMİR Her Şeyi Bilen Akil Adam Yanılgısı Önceki yazıda takdir yetkisi konusuna fazla ağırlık vermemizin sebebi, “akil adam”ların üst yöneticilerin takdir […]

Kasım 28th, 2023

“EY OĞUL…” DEVRİ GEÇTİ EY OĞUL! (1/2)

ÖMER DEMİR Yöneticilerimize yakın çevresindekiler tarafından her zaman doğruların tam olarak söylenmediği, yaptıkları yanlışları düzeltmeleri için yerinde ve zamanında gerekli ‘dostça’ (dost acı söyler […]

Eylül 4th, 2023

ÇEVRİMİÇİ DÜĞÜN DAVETİYELERİ NELERİ AKLA GETİRİYOR? MAHREMİYET VE BÜYÜK VERİ *

Yaz mevsimindeyiz ve neredeyse hepimiz her hafta bir tanıdıktan düğün davetiyesi alıyoruz. Ne kadar çok davet alırsak o kadar geniş […]

Eylül 4th, 2023

EYT’NİN TÜRKÇESİ: YASAYLA “HERKESE” VERİLEN, HERKESE VERİLECEK ÜRETİM VARSA HERKESE GİDER *

“Bir şeyin Türkçesi” deyimi, asıl anlamın saklı olduğu durumlarda onu doğrudan söylemek için kullanılır. EYT hayata geçti, yani Emeklilikte Yaşa […]

Eylül 4th, 2023

MAHREMİYET VE ÖZEL ALAN GEREKLİ Mİ? *

İnsan, birçok değişik ayrıştırıcı özelliği ile (konuşan, düşünen, yazan, resim çizen, hayal kuran, oyun oynayan, alet yapabilen vb.) tanımlanır. Bu […]

Eylül 4th, 2023

GERİ KALMIŞLIK ÜZERİNE 5/5: MÜSLÜMANLAR’IN “İLERİ GİTME” İMKÂNI VAR MI? *

Müslüman olmanın gerekleri ve muhtemel sonuçları bakımından yapılacak mukayeseli bir değerlendirme, günümüz Müslüman topluluklarının mevcut hâllerinden yeterince memnun olmadıklarını söylememize […]